Politik-gezi Notları 1/Latin Amerika’nın başkentinde…Buenos Aires


02 Ağustos, 2015    Gezi



(Bu yazı Bilim Gelecek Dergisinde Daha Önce Yayımlandı) Bu yazıda anlattıklarım kimseyi ürkütmesin. Güney Amerika ile ilgili düzensizliğin hüküm sürdüğüne ilişkin imajın da fazlasıyla düzene alışmış batılı arkadaşlar tarafından pompalandığını belirteyim. Sanıldığı gibi burada soyguncular cirit atmıyor. Örneğin hâlâ eski usul kapı kilitleri kullanılıyor. Bizdeki gibi “yirmi” kilitli çelik kapıları yok, ya da kimse komşusunu bilezikleri için öldürmüyor. Fakat yolda giderken hiç tanımadığınız kişiler tarafından kaçırılma veya bindiğiniz taksideki şoförün aniden dönüp size silah çekmesi gibi tuhaflıklar var! Sorun güvenlikse, evet güvenlik sistemleri zayıf. Yine de hepimiz biliriz ki bir ülkenin asıl güvenlik sistemi sosyal eşitlikle sağlanabilir. Arjantin’e bu açıdan bakıldığında ise trajik bir tarih karşımıza çıkıyor.

Onunla tanışmam tam da beklediğim gibi gerçekleşmişti: bizim “Sabiha Gökçen”den hallice Ezeiza Enternacional’den taksiyle ilerlediğim otoyolda inanılması güç bir kazayla açılışı yaptık. Bir otomobil, orta kaldırım arasındaki iki metrelik bariyerin üzerine kadar çıkıp beton ışıklandırma direğine çarpmış ve bir “O” harfine dönüşüvermişti. Enkazı ağzı açık izleyen taksi şoförü, trafik polisini fark edince emniyet kemerini takma telaşına düşmüş ve polis burnunun dibindeki bu davranışı “hadi hadi geç” manasında bir hareketle boşa çıkarmıştı. Bense iki şeyden mahrumdum; pezo ve İspanyolca! Şoför, önce verdiğim yüz doları on dolarla değiştirip beni yanıltmaya kalkmış, sonra bu hareketin tutmayacağını fark edip anlaştığımız ücretin üstünde bir rakam almaya çalışmıştı. Ben de ona sakince Avrupalı olmadığımı Türkiye’den geldiğimi bu nedenle uzatmadan paranın üstünü vermesini söylemiştim. Bu uyarının Güney Amerika’nın her yerinde işe yaradığını söyleyebilirim.

(Buenos Aires'in en turistik semtlerinden biri olan Boca Mahallesi kentin kurulduğu ilk yerleşimlerden. Porteños(liman adamı) kültürnün doğduğu yer)

Bir gezgin geceyi nerede geçireceğinden ve yola çıktığında nereye gittiğinden emin olmalıdır. Yatacak yeri ayarladıktan sonra, elimde şehrin merkezini gösteren bir harita, geziyordum. Şehrin en merkezi noktalarından biri olan Corrientes üzerinde etrafa bakınırken külüstür bir mobiletin üzerindeki iki kişi hemen önümdeki kadının çantasını kaptı. Mobiletin hareket edecek hali yoktu ama zaten sıkışık olan trafikte bir yere gitmeleri de mümkün değildi. O sırada bir adam çantasıyla mobiletin sürücüsüne vurdu. Kapkaççılardan her ikisi de devrildi ve kadın bu karmaşadan yararlanıp çantasını geri aldı. Ancak bir Chaplin filminde görülebilecek bu sahne hırsızların mobiletle uzaklaşırken kırmızı ışıkta duran otomobile arkadan çarpıp yeniden düşmeleriyle şenliğe dönüştü. Şaşırtıcı olan ise tüm bunlara rağmen hırsızların kaçmayı başarmasıydı.

(Tango'nun Başkenti dansı gibi tutkulu görünür ama gerçekte herşey ölçülü ve sakin ilerler)

Derler ki; Latin Amerika’da bir hırsız önce sizi vurur, sonra paranızı istermiş. Haklılık payı var. Bizde birisi hırsız olduysa, büyük bir suç işleyip hapse girmemek için böyle bir tercih yapar. Oysa burada büyük suç, küçük suç ayrımı yok gibi bir şey. Birkaç ay kadar önce başbakanın kızı bir arkadaşının evine ziyarete gittiği sırada dışarıda bekleyen korumalar şüpheli biçimde arabalarının etrafında dolaşan iki kişiye müdahale etmeye kalkmışlardı. Buenos Aires’in en lüks semtinde yaşanan bu olayda aslında araba hırsızlığı için orada bulunan şüpheliler çatışmaya girerek korumalardan birini öldürdüler. Ondan kısa bir süre sonra kuzey eyaletlerinin birinde kiliseyi soyan (!) hırsızlar “bunlar değersiz şeyler, neden alıyorsunuz” diyen rahibin göğsüne bir el ateş edip kaçmışlardı. Olay cemaatin gözü önünde gerçekleşmiş, papaz efendi ise göğsündeki İncil’e saplanan kurşunun vücuduna tesir etmemesi sebebiyle ve elbette tanrının takdiriyle (!) yara almadan kurtulmuştu.

(Recoleta Mezarlığının yanında mütevazi ve güzel bir kilise bulunur. Mezarlıktaki barok ağırlıktan burada arınmak mümkündür)

Tabi bu anlattıklarım kimseyi ürkütmesin. Güney Amerika ile ilgili düzensizliğin hüküm sürdüğüne ilişkin imajın da fazlasıyla düzene alışmış batılı arkadaşlar tarafından pompalandığını belirteyim. Sanıldığı gibi burada soyguncular cirit atmıyor. Örneğin hâlâ eski usul kapı kilitleri kullanılıyor. Bizdeki gibi “yirmi” kilitli çelik kapıları yok, ya da kimse komşusunu, bilezikleri için öldürmüyor. Fakat yolda giderken hiç tanımadığınız kişiler tarafından kaçırılma veya bindiğiniz taksideki şoförün aniden dönüp size silah çekmesi gibi tuhaflıklar var. Sorun güvenlikse, evet güvenlik sistemleri zayıf. Yine de hepimiz biliriz ki bir ülkenin asıl güvenlik sistemi sosyal eşitlikle sağlanabilir. Eşitliğin yetersiz kaldığı durumlarda toplumun taşıdığı değerler ve alışkanlıklar etkilidir. Bizdeki olağanüstü güvenlik sisteminin, milyarlarca doları tutan bireysel ve kamusal harcamalara rağmen gerçekten “güvenli” olduğunu söyleyebilir miyiz?

(Floralis Genérica )

Kentin ruhu sokaktadır

 

Arjantin dümdüz bir ülke. Üç bin kilometreden fazla hiç sapmadan gidebilirsiniz. Buenos Aires de bu mantıkla planlanmış. Bir sokağa girip şehrin sonuna kadar devam edilebiliyor. Bir sokak diğerini dikine kestiğinden yerleşimler dik açılı adalar oluşturuyor. Bizde bir binaya girdiğinizde yukarı çıkarsınız. Burada ise doğruca devam ediyorsunuz. Çünkü genelde caddeden girdiğinizde tek bir ev zannettiğiniz yerleşim, pes peşe kurulan birden fazla yapı oluyor. Evlerin caddeye bakan cepheleri özel olarak yapılıyor. Dışardan bakıldığında küçük birer saray görünümündeki Buenos Aires evleri içine girildiğinde pek kullanışlı olmayan yapılar. Fakat gene de yüksek tavanları, kapıları ve illaki taş tuğla ile örülü duvarlarıyla geleneksel bir Buenos Aires evi insanda hoş duygular uyandırıyor.

Merkezdeki “9 Temmuz Caddesi”nin dünyadaki en geniş cadde olduğu yönünde bir rivayet var. “Micro Centro”nun odağında ise herhalde tüm Arjantin’in en çirkin yapısı duruyor. Çimentodan yapılma bir dikilitaş.

Buenos Aires’in bende en çok hayranlık uyandıran yanı, heykelleri. Genellikle yüzyılın başına ait ve kentin her ana caddesinin kesişme noktasına dikilmiş olan devasa heykeller, bu ülkeyi kuran adamların bir hayali varmış, dedirtiyor. Yalnızca bu eserleri takip ederek tüm şehri gezmek mümkün.

Heykellerin konusu çoğunlukla Libertador’lar, devlet adamları ve sanatçılar. Tabi özgürlük, vatan ve mücadele eserlerin “alt-metni”. Üniversite yıllarını bu kentte geçiren Che’nin bahsettiğim atmosferden etkilendiği kanaatindeyim. Kökü Makendonyalı olan San Martin gibi bir “Libertador”un ülkesinde doğmuş olmasının Che’nin karakterinde derin izler bıraktığını düşünüyorum. Fakat bununla birlikte bu ruhtan zerrece almamış olan sevgili Arjantinlileri anlamakta zorlanıyorum.

Sokak ve caddelerin alabildiğine uzaması, on bin gibi hane numaralarını ortaya çıkarıyor. Bu nedenle şehirde yaşayan herkesin bir rehber kitapçığa ihtiyacı var. Bir yeri tarif ederken sokağın hangi caddeyi kestiği ve numarası birlikte ifade ediliyor.

Ulaşım konusunda Buenos Aires Güney Amerika’daki en düzenli kent. Kenti dikine kesen altı ayrı metro hattı ve 24 saat işleyen otobüsleri var. Ayrıca şehrin banliyölerine giden trenleriyle ulaşım sorunu hemen hemen yok. Ancak, otobüs sistemine alışmakta zorlanılabilir. Öncelikle burada bilet ya da jeton gibi bir şey yok. Özel işletme olan bu otobüslere bindiğinizde ankesöre benzeyen bir kutuya metal para atıyorsunuz. Yani bozuk paranız yoksa otobüse binemezsiniz. Bozuk paranın neredeyse karaborsası oluşmuş. Söylenene göre ulaştırma şirketi topladığı bozuk paraları marketlere değerinin üzerinde satıyormuş. Bu yüzden deniyor ki dünyada bir pesonun iki pesodan değerli olduğu tek yer Buenos Aires’tir.

Otobüslerle ilgili ikinci sorun duraklar. Her otobüs her durakta durmuyor. Her biri farklı sokakları kullanarak ilerleyen bu “collectivo”ların duraklarını bulmak mesele. Diyelim ki otobüsün geçtiği sokağı buldunuz ve orada da bir durak var; bu o aracın orada duracağı anlamına gelmiyor. Belki ayni sokakta biraz ilerdeki durak ona ait olabilir. Ne yazık ki ana cadde dışındaki durak tabelalarında bu bilgeye erişmek zor. Zira çoğunun sadece direği kalmış.

Buenos Aires’e gelmeyenler için Tango ve futbol en mühim iki olay gibi görünür. Oysa bu kentin sokaklarında en sık rastlayacağınız iki şey köpek (bizdekiyle aynı manada) “kaka”sı ve genelev çağırıcılarıdır.

Buenos Aires’te hemen her evin birden fazla köpeği vardır. Bu kadar talep olunca “paseo de perro” (köpek gezdiriciliği) önemli bir iş kolu haline gelmiş. Sokaklarda sabahtan akşama kadar beş-on köpekle dolaşan “gezdiriciler” var. Doğal olarak da adım başı kaka oluyor. Ne kadar dikkat ederseniz edin mutlaka birine basarsınız.

Krizden etkilenmeyen diğer iş kesimi ise genelev çağırıcıları. Bunlar özellikle merkezi yerlerde ellerinde taşıdıkları küçük tanıtım kâğıtlarını maharetle dağıtırlar. Kâğıtlarda bu evlerde çalışan kadınların resmi ve adresleri vardır. Aralarında ciddi bir rekabet olan bu evler kış sezonunda karşılıklı olarak fiyatları düşürür, yaz döneminde ise turistlere uygun tarifeye geçerler. Bu genelev çağırıcıları ek iş olarak da striptiz kulüplerinin tanıtımını yaparlar aynı yöntemle.

(Arjantin Parlamento binası önemli eserlerdendir)

 

Trajedileriyle yaşayan şehir

Bir gün şehri tanımak üzere yürüyordum ki her köşe başında önümü kesen trafik ışıklarından usanmış şekilde beklerken gayri ihtiyari yere baktım. Ayaklarımın altında topu topu kırk elli santimlik bir alanda okumakta zorlanacağınız türden bir yazı olduğunu fark ettim. Bir kaldırım parkesi sökülmüş, yerine üzerinde yazılar bulunan bir taş konmuştu. Eğildim, üzerindeki kiri ayağımla süpürüp okudum. Yazıda şöyle diyordu: “Halk militanı Guillermo Pablo Jolly Aralık 1978’de buradan kaçırılarak tutuklandı ve kaybedildi”... Evet, cuntanın işlediği suçları gayet iyi bilmeme rağmen onun bir kurbanıyla hem de insanların onu son kez gördüğü yerde tanışmak beni sarsmıştı. Olduğum yerde kalakaldım ve yazıyı tekrar dikkatle okudum. Bulunduğum yere bakışım değişti. Diktatörlüğün kaybettiği otuz bin insanı düşündüm. Olimpo Garajı’nda, Orletti’de, Campo de Mayo’da işkenceyle öldürülen ya da kaybedilen binlerce genci düşündüm. Tüm insanlığı tehdit eden bu karadelik kapanmış mıydı?

Biz yenilgilerini ve yaşadığı faciaları unutarak ilerleyen bir toplumuz. Hep zaferlerimizi anmak istiyoruz. Daha on sene önce kırk beş saniyede kırk bin insanı yitirdiğimiz depremi bile hatırlamak istemiyoruz. Oysa Buenos Aires’te yaşanılan her faciaya ait bir anıt eser görmek mümkün. Bunlardan biri de bizim Sirkeci-Mahmutpaşa civarına benzeyen “Estacion Once”de. 30 Aralık 2004 sabahı istasyon binasına bitişik bir gece kulübünde başlayan yangında 194 kişi ölmüş, 700’den fazla insan yaralanmıştı. Cromagnon isimli bu mekân diğer tüm “boliche”ler (müzik eşliğinde dans edilen yer) gibi güvenlik önlemlerinden yoksundu. Bugün bina aynı şekilde korunurken yanındaki alan kurbanların geride bıraktıkları ayakkabılardan oluşan rahatsız edici bir tür müze haline getirilmiş.

(Planeta gözlem evi Palermo parkında)

 

Esnafın yüzü gülmüyor ağabey!

Çinlilerde zirvesine ulaşan pratikliğin genel olarak batıya gittikçe zayıflayan bir özellik olduğunu biliyoruz. Batılı merkezlerde sistemin oturduğu ayakların esnek olmayışı ve tamamen sistemin pragmatik hedeflerine dönük eğitim sistemi bu anlamda ölü toplumlar yarattı. Fakat Arjantin’de günlük hayatın içinde fark edebileceğiniz “beceri” eksikliğinin tek nedeni yaşam şekli. Adı her ne kadar arzuyla harmanlanmış figürlerin dansı Tangoyla beraber anılsa da Arjantinlilerin bizim bildiğimiz manada bir tutkuları yok. Hiçbir konuda acele ve hiçbir şeyle ilgili ısrar etmiyorlar. Öfkesiz, beklentisiz ve hırstan uzak bir hayat sürüyorlar.

Bunun en ilginç örneklerini ticari ilişkilerde görebilirsiniz. Gayet nazik insanlar olmalarına rağmen iş hayatında ve özellikle hizmet sektöründe şaşırtıcı biçimde kabadırlar. Gittiğiniz kafe ya da lokantada garson lütfen yanınıza gelir ve ne istediğinizi sorar. Menü isterseniz masaya fırlatır ve gider. Sonra belki gelip siparişinizi alabilir. İstediği şey için kırk beş dakika bekleyenler vardır burada ve asla güler yüzlü bir işletme sahibine rastlayamazsınız. Zaten tüm bu işletmelerin açık olduğu zaman dilimi 4-5 saati geçmez.

(Retiro Tren istasyonu karşısındaki İngiliz saat kulesinin San Martin Parkından görünümü.Fotoğrafın köşesindeki yer Malvinas Şehitleri Anıtı)

 

Diyelim ki bir mal alacaksınız; tezgâha yaklaşır ve birinin neye ihtiyacınız olduğunu sormasını beklersiniz. Tezgâhtar hiçbir işi olmamasına rağmen sizi bekletir. Alman kökenli bir öğrenciden dinlemiştim; postanede sıra olmamasına rağmen kendisini bekleten gişe memuruna nedenini sorduğunda “hijo de puta” (annesine olan saygısını ifade etmiş!) cevabını almış ve gişe suratına kapanmış. Burada bir malı almak için siz çaba harcamalısınız. Size bir alternatif önermezler. Almak mı istiyorsun? İyi öyleyse al ve git! Yaklaşım özet olarak budur. Türkiye’den gelen birinin buradaki ticari hayatın nasıl sürdüğünü anlaması olanaksızdır.

İstanbul’da yaşamış biri için Buenos Aires büyük bir yer değildir. Zamanınız varsa hemen her yere yürüyerek gitmek mümkündür. Tabi bu ölçü Kapital Federal denilen başkent için geçerlidir. Buenos Aires eyaleti neredeyse Türkiye ölçeğindedir. Kapital Federalin hemen dışında yirmi dakika mesafede Mataderos denilen bir mahalle var. Buenos Aires’teki en özgün yer diyebilirim. Yalnızca Pazar günleri burada “feria” denilen bir açık pazar ve yerel sanatçıların çıkıp şarkı söylediği bir alan var. Ayrıca biniciler iri İspanyol atlarıyla ilginç gösteriler yapıyorlar. Merkeze yakın olmasına rağmen ulaşım problemi nedeniyle gelmenin zor olduğu bu yer için neden bazı özendirici tedbirler alınmadığını sorduğum arkadaş söyle bir cevap vermişti: “Eğer öyle bir şey yaparlarsa buraya daha fazla insan gelir. Bu da çevre semtlerdeki hırsız ve yankesicilerin akınına neden olur”. Ayni arkadaşın merkezdeki parkların birinde eşiyle giderken boğazına dayanan bir bıçakla herkesin gözü önünde soyulduğunu öğrendiğimde verdiği yanıtı biraz olsun anlamıştım. Burada para kazanmak tehlikeli bir şeydi! Belki de bu yüzden insanlar kafalarının içinde “nasıl daha fazla para kazanırım” diye dönüp duran tilkiler beslemiyordu.

(Tigre Deltası kentin soluk aldığı yerlerden biri)

 

Anladığım kadarıyla kapitalizm her ülkede aynı biçimde işlemiyor. Toplumun karakterinin de belirleyiciliği büyük.

 

Sosyal hayat

Arjantinlilerin bizimkine benzer sıcak bir yanı var. Seni tanısalar da tanımasalar da sarılıp öpüyorlar. Mate, şarap gibi şeyleri (ve tabi marihuana) hep beraber yani aynı kaptan içiyorlar (Mate bir tür cay. Demlemiyorlar da üzerine sıcak su dökerek bakır kamışlarla içiyorlar. Buruk bir tadı var ve kesinlikle insanda uyku bırakmıyor).

Hafta sonları ya da sık rastlanan resmi tatillerde bir arkadaşın evinde buluşuluyor. Bizim parti dediğimiz şeyi “organize una fiesta” olarak adlandırıyorlar. Buenos Aires’de haftanın her gecesi müzik yapılan yerler açıktır. Çok zengin bir müzik yelpazesi olan şehirde Cuma ve Cumartesi geceleri ya bir boliche’ye ya da arkadaşlarının evine eğlenceye gitmek kural gibi bir şey. Dışarıda eğlenmek ucuz. Bu tur mekânlar genelde oturulan yerler değil. Çoğu kişi hiçbir masraf yapmadan sabaha dek dans ediyor.  

(Deltada bungalovlar hafta sonu sayfiyeciler için önemli bir nokta)

Ev toplantılarında eğer ev sahibi parilla (mangal tarzında et yapılması) yaptıysa o gecenin masrafları için herkes payına düşeni veriyor. Bunun dışında herkes şarap ya da bira getiriyor.

Uyuşturucu çok yaygın olarak kullanılıyor. Esrar kadar güçlü olmayan keyif verici bir ot sayılan “marihuana”nın taşınması ve kamu dışındaki alanlarda içilmesi yasal. Fakat iş bununla kalsa iyi; LSD ve kokain gibi güçlü uyarıcılara herkes bakkaldan alır gibi kolayca ulaşabiliyor.

Sorunsuz görünen kadın-erkek ilişkilerinde çatışmasız bir halleri var. İlişkilerindeki bu statik durumun yatak odalarında da geçerli olduğu söyleniyor. Kıskançlık pek rastlanan bir şey değil. Kadınlar, erkeklerin tembelliğinden ve sorumsuzluğundan çok şikâyetçi. Komşum bu durumun erkeklerin askere gitmemelerinden kaynaklandığını söylüyordu. Arjantin’de yirmi yıldır askerlik zorunlu bir vatandaşlık ödevi değil.

Dünyanın bu noktasında kafamızdaki kalıplar pek işlemiyor. Maçoluk, askerlik gibi olgulardan uzak bir toplumun dinamizm ve tutkudan da yoksun kaldığını görmek şaşırtıcı. Çiftler sokaklarda uzun uzun sarılıp öpüşseler de ilişkiler beklentisiz.

Geri kalmış bir ekonomiye rağmen doğum oranı düşük olan Arjantin’de Katolik kilisesinin aileyi koruyan tek kurum olması da ayrı konu. Devlet çocukların eğitimini kiliseye bırakmış. Okullarla kiliseler birlikte faaliyet yürütüyor. Kürtaj yasal değil. Opus Deigibi tarikatların güçlü örgütlenmeleri var   

 

Türk olmanın dayanılmaz ağırlığı

Arjantin’de “siste kaybolmuş Türk gibi” deyimi yaygın. Etrafına şaşkın şaşkın bakarak bir şeyler arayanlara deniyor. Bu ülkedeki Lübnan, Suriye kökenlilere “El Turco” diyorlar. Deyimin kökeni de oralara dayanıyor. Malum oradaki çöllerde fırtınaya tutulanların yollarını bulması zordur. Başka bir deyim de Fransızlara ait ama burada da biliniyor: “Me la tengo loca como cabeza de Turco”. Fransızlar savaş olan her yerde bir Türkün kellesinin gövdesinden ayrılmış biçimde oradan oraya tekmelendiği düşüncesinden yola çıkarak bu deyimi türetmişler. Başı koşturmaktan dönenler için kullanıyor.

Kurs hocamla dertleşirken “siz Türkler yanılmaktan neden bu kadar nefret ediyorsunuz” diye bir soru sormuştu. Söylediği şeyin çerçevesini genişletmek mümkün ama sohbet sınırları içinde değerlendirirsem; evet bu onlara göre sorumluluk duygumuz ve ötekinin hakkımızda ne düşündüğüyle ilgili. Arjantinliler başkalarının onlar hakkında ne düşündüğüyle pek ilgilenmezler. Kendilerini sorumlu hissettikleri konular azdır ve bunların çoğunun da sınırları esnektir.

Buenos Aires’te Paraguay, Uruguay ve tabi Arjantinli öğrencilerin birlikte yaşadığı bir eve davetliydim. İlerleyen saatlerde herkes ikili üçlü gruplara bölünmüştü. Şarap ve marihuana eşliğinde sakin sakin sohbet eden arkadaşlarımı biraz olsun hareketlendirmeye çalışıyordum ki -biz Türkiye’de bir araya geldiğimizde hep beraber hareket etmeye alışmışızdır- birden aklıma geleni söyleyiverdim: “Che Türk’tür!” Herkesin dikkati bana yönelmiş fakat ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Hafiften kafayı bulmuş lider konumdaki Arjantinli kendini toparlayıp ciddi şekilde itiraz etti: “El Che es Argentino!”. Tabi konuyu “Güneş-Dil Teorisi”ne kadar götürüp durumu daha karmaşık bir hale sokabilirdim. Fakat bunu yapmadım. Tarihi biraz daha öne alarak Che’nin İspanyol kökenli ailesinin Endülüslü olduğunu ve Emeviler döneminde Türklerin yaygın olarak (!)  yaşadığı bir bölgeden geldiklerini iddia ettim. Bu tür derin tarih tartışmalarına alışık olmayan Güney Amerikalı dostlarım konuyu kavramakta zorlandılar ama ısrarlarından da vazgeçmediler. Tartışma uzadı ve ben sonunda Che’nin Türk olduğunu kanıtlayacağımı söylediğimde evdekiler benim bir sihirbaz numarasıyla Che’yi aniden bir Türk’e dönüştüreceğim anı görmek için pür dikkat kesildiler. Numaram basitti: Che’nin Arjantinli olduğunu savunan arkadaşı göstererek “siz karar verin” dedim “hangimiz Che’ye benziyoruz?” Gerçekten de çok az Arjantinlinin fiziki görünümü Che’ye bir Türk’ten daha fazla benzer. Küçük bir Latin topluluğu tarafından onaylanan bu durum Che’yi Türk yapmıştı bir geceliğine de olsa!

Şaka bir yana yurtdışında Türk olmanın zorluğu burada da geçerli. Hakkımızdaki en yaygın bilgi Ermenilerle aramızda büyük bir tarihsel husumet olduğu ve bizim onları toptan yok etmeye çalıştığımız yönünde. Biz kavramlarla uğraşırken bütün dünya “soykırım” yasalarını çoktan çıkardı bile. 1948 sözleşmesinden farklı olarak yalnızca dinsel, etnik, ulusal toplulukların değil, politik çevrelerin üyelerini ortadan kaldırmayı da soykırım sayan 1946 tarihli Birleşmiş Milletler genel kurul kararını referans alan Arjantin hükümeti cunta dönemindeki kayıplarını da “jenosid” olarak değerlendiriyor. 2007’de de bir “ermeni soykırımı” yasası çıkarmış durumdalar. Bizim dışımızda kavramsal bir tartışma yürüten yok. Ya da o tarihte Balkanlardan, Kafkaslardan, Girit’ten göçmek zorunda kalan ve hayatlarını kaybeden Türk ve Müslümanlar konusunda da bir fikirleri yok. Uzun uzadıya tarih tartışmasına girip Anadolu’da yaşayan halkların nasıl acılar yaşayıp da bugüne geldiklerini de merak etmiyorlar. Ayrıca hissediş biçimleri de farklı. Bu topraklarda halklar arasında bir kaynaşma yerine sömürgeciliğin tarihsel sürecine uygun bir asimilasyon yaşanmış. Biz Rum, Ermeni ya da Yahudiler olmasa bile onların toplumumuza kattığı değerlerle yaşadığımızdan, aslında onlar hiç eksik olmadılar yanı başımızdan. Oysa batıda genel olarak aynı topraklarda yaşayan topluluklar sanki diğerleri hiç yokmuşçasına varlıklarını sürdürebiliyor.

Bir de yemek tartışması var:  Örneğin Uruguay’da lahmacun çok meşhur. Nasıl yerleştiği konusunda bir fikrim yok ama barlarda içkinin yanında servis ediliyor. Buenos Aires’te Ermeni ve Arap lokantalarında daha çok çeşit bulunuyor. Tümünün menülerinde bildiğimiz isimleriyle baklava, börek, patlıcan vs yer alıyor. Sorun şu ki bunların “Türkiyeli” olduğunu bile iddia edemiyorsunuz. Bir Ermeni, Arap veya Kürt’ün Anadolu mutfağını sahiplenmesinde ve onu kendi ismiyle anmak istemesinde bir gariplik yok. Fakat batılı biri tarafından bu sıfatlandırma yapıldığında hakikaten rahatsız edici bir durum doğuyor. Bir Endonezyalı, Rus ya da Çinliye ait bir değeri kimse tartışmaz. Fakat bir Türk kendi topraklarına ait bir değeri kendisi adına savunmaya kalktığında ona “dur” deniyor. Bu yok sayışı, kendi topraklarına ait değerleri bile sahiplenmekten alıkoyulan bir yokluk duygusunu başka hiçbir ulusun üyesinin yaşadığını zannetmiyorum.

Güney Amerika çöllerinde yaptığım uzun yolculuklarda bu konuyu çok düşündüm. Otobüsün camından Atacama çölünün taslaşmış coğrafyasına bakarken aklıma Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Batıda”sı gelmişti. Orada Charles Bronson bir grup haydut tarafından babasıyla esir alınmış durumdadır. Haydutlar onu babasının idam sehpası olarak kullanmaktadırlar. Bronson’un ağzına bir mızıka vermişler, ellerini kollarını bağlamışlar ve babasını boynunda bağlı bir iple omzuna çıkarmışlardır. Gülerek manzarayı izleyen haydutlar oğlun babasını ne kadar taşıyacağını merakla beklerler. Şarkı bittiğinde Bronson dizlerinin üzerine çökmüştür. Bugün bir Türkün tarihiyle olan ilişkisi aşağı yukarı böyledir. Geçmişimiz, boynuna geçirilen yağlı bir ilmekle omzumuza yüklenmiştir ve çevremizi sarmış olan büyük haydutlar dizlerimizin üzerine çökeceğimiz anı beklemektedir.

Eklemekte fayda var: Arjantin’de “El Turco” sıfatlı tanınmış iki kişi var. Biri ülkeyi soyup soğana çeviren eski devlet başkanı Carlos Menem (İlginçtir doksanların başında Hürriyet’te El Turco’nun becerilerini öven haberler sık sık çıkardı. Daha sonra anlaşıldı ki o zamanki Arjantin’in Hürriyet temsilcisi de ticari faaliyetleri için Menem’den gerekli desteği almıştır. Bir de Türk’ün Türk’e faydası yok derler!). Diğeri Marco Bechis’in Olimpo Garajı’nda ismi geçen “El Turca Julian” lakaplı işkenceci ve katil polis memuru Julio Simon’dur. İlki yolsuzluk ve mafya ilişkileri nedeniyle yargılanmış, diğeri 2003’de tutuklanmış ve 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

 

 

Arjantin’in kırılan tarihsel fayları

 

1776’ ya kadar İspanya’ya bağlı Peru Genel Valiliği’nce idare edilen Arjantin toprakları, La Plata Genel Valiliği kurulmasıyla beraber Buenos Aires’ten yönetilmeye başlanmış.
1806’da Buenos Aires’in İngilizler tarafından kısa süreli işgali ve Napolyon’un Avrupa’daki krallıkları yerle bir edişi Arjantin’e bağımsızlık için gereken zemini sağladı. İspanya’da eğitim görmüş ve kralın emrinde ordu yönetmiş olan Jose de San Martin 1812’de doğduğu topraklara Arjantin’e döndü ve bağımsızlık savaşı için bir devrimci ordu oluşturdu. 1817 Ocak ayında beş bin iki yüz adamıyla AndDağları’nı eksi on derecede aştı ve 12 Şubat’ta Chacabuco’da İspanyollara saldırdı. Başkent Santiago’yu ele geçiren San Martin 1818’de Maipú’da İspanyollar’ı kesin bir yenilgiye uğrattıktan sonra Şili’deki ilk milli hükümete başkanlık yaptı. İki yıl sonra Peru’nun kurtuluşu için yola çıkacak olan “El Libertador” mektuplarının sonunu bize hiç de yabancı olmayan bir cümleyle bitiriyordu: “La muerte es mejor que ser esclavos” (köle olmaktansa ölmek yeğdir). San Martin’in kuvvetleri 6 Aralık 1820’de Pasco zaferiyle Lima’ya girer. Aynı dönemde Güney Amerika’nın büyük lideri Simon Bolivar Venezuela, Kolombiya ve Bolivya’yı içine alan devrimci bir savaş sürdürmektedir. Peru’nun kurtuluşunda San Martin’in Bolivar’la olan dayanışması bilinmekle beraber aralarındaki anlaşmazlıklar tam olarak açığa kavuşturulamamıştır. 26-27 Temmuz 1822 tarihlerinde Ekvator’un Guayaquil kentinde buluşan iki komutan Peru’nun geleceğini masaya yatırırlar. San Martin’in devrimci bir politik çizgiyi savunduğu bu tartışma tarihsel niteliktedir. Arjantin’de güçlenmiş olan rakiplerinin de etkisiyle San Martin Şili’de yapmış olduğu gibi iktidarı bırakıp geriye dönmüştür. Fakat Arjantin’deki iktidar mücadelesinde yenik düşüp ömrünü Fransa’da sürgünde tamamlamıştır. Ölümünden sonra naaşı Buenos Aires’teki katedrale konmuştur.

 

Peronizmin sahneye çıkışı

Geniş coğrafyasının verdiği olanakları kullanan Arjantin’de tarım en az bir asır boyunca kurtarıcı rolü üstlenmiştir. 1929’deki büyük buhran sonrası ülkeye gelen yedi milyon göçmenin dinamizminin de katkısıyla bir yıldız gibi parlayan Arjantin yakasından düşmeyen oligarşisinin her canı istediğinde orduyu kullanması ve siyasal alanda Peronizmin aşılamaması gibi nedenlerle kendini tekrar eden süreçlerde boğulmuştur.

Juan Domingo Peron’un siyaset sahnesine çıkısı 1943’de bir subay grubunun Nazi yanlısı hükümeti devirmesiyle olmuştu. General olan Peron bu yeni hükümette başkan yardımcılığı görevini yaparken ün kazanmış, fakat sonra oligarşinin tepkisini çekecek olan politikaları nedeniyle hapse atılmıştı. Eşi Eva Duarte’nin aktif çabaları onu yalnızca hapisten kurtarmayacak, iktidar da yapacaktı. Peron’un iktidarı süresince Eva sosyal politikaların vitrininde yer alacak, kitlelerin manipülasyonunda doğal bir rol oynayacaktı. Ancak 1953’de Eva kanserden öldü. Peron ekonomiyi ve kitleleri eskisi gibi idare edememesi sonucunda 1955’de darbeyle devrildi. Askerler Evita’nın mumyalanmış kadavrasını sendika binasından kaçırdılar. Kilisenin arabuluculuğuyla geri alınan Eva’nın kadavrasında askerlerin her türden sapıklığının ve sigara söndürmek gibi zulümlerin izleri bulunuyordu. 1971’e kadar İtalya’da bir mezarlıkta saklanan ceset daha sonra Peron’un Madrid’teki evine getirildi.

Takip eden dönem bir dizi cunta ile göstermelik bir parlamentarizm arasında gel-gitlerle doludur. Tüm bu yıllar boyunca Peronizmin gücünü korumasından daha ilginci, Peron’dan bağımsız bir Peronizmin toplumsal hareketin ana gövdesini oluşturmasıydı.

Peron orduyla anlaşıp 1973’de yeniden başa geldiğinde ilk işi bu yeni hareketi budamak olmuştu. Sola yönelik operasyonları yoğunlaştırdı. 1974’de ölümünden sonra ordu tarafından başkanlık koltuğuna oturtulan üçüncü eşi Isabel’in yakın dostu Lopez Rega’nın lideri olduğu Arjantin Anti-Komünist Birliği tarafından bin beş yüzden fazla muhalif öldürüldü. Bu arada Evita’nın Madrid’teki naaşının Arjantin’e getirilmesi için sol kanat Peronist silahlı organizasyon Montoneros ölen darbe lideri Aramburu’nun cesedini kaçırdı. Eva’nın bir türlü huzura kavuşmayan cansız bedeni bugün Buenos Aires’in müze niteliğindeki Recoleta Mezarlığında yatmaktadır.

 

Faşist diktatörlük dönemi

Darbe öncesi ve sonrasındaki dönemi birlikte fakat ayrıntılarıyla incelemekte fayda var. Bir yandan Peronizm siyasetin ana gövdesini oluştururken, onun sol unsurları bağımsızlaşmakta ve artan faşist saldırılara karşı sol silahlı hareket güçlenmektedir. Karşılıklı adam kaçırma ve öldürmeler artan yoğunlukla devam etmekteyse de solun silahlı unsurlarının sayısı birkaç bini geçmez. Tam bir karmaşa dönemi yaşanmaktaydı.  Darbe yalnız halkın değil partilerin ve aydınların genel kanaatinin yansımasıdır. Fakat sürecin bilinçli olarak bu yönde gerçekleştirildiği sonradan anlaşılacaktır. Operasyonun ABD dosyalarındaki adı “Condor”, yani “akbaba”dır. Şili’de başlayan süreç Uruguay, Arjantin, Brezilya, Bolivya ve Paraguay’da birbiri ardına gerçekleşen askeri darbelerle tamamlandı. Faşist cunta generalleri arasında kurulan bir koordinasyonla kıtasal ölçekte bir “temizlik” harekâtı gerçekleştirilmişti. Öyle ki ortak sorgu ve işkence merkezleri bile bulunuyordu. Örneğin yakın tarihte tutuklanan ikinci ordu komutanı Cabanillas’ın da görev yaptığı Buenos Aires’in Flores semtinde bulunan Orletti tamirhanesi Arjantin’de yaşayan Uruguaylı muhaliflerin iki ülke görevlilerinin ortaklığında işkence gördüğü bir merkezdi. Orletti davasının en önemli tanıklarından şair Juan Gelman’ın oğlu ve eşi cunta güçlerince kaçırılmış, önce oğlu öldürülmüş sonra da hamile olan on dokuz yaşındaki eşi Orletti’de sorgulanıp Uruguay’a nakledilmiş, askeri hastanede doğurtulup kaybedilmişti. Faşist cunta hamileleri öldürmek için doğurmalarını bekleyecek kadar Katolikti! Kayıpların birkaç binini bulan hamilelerin doğan çocukları ya subaylar tarafından alınıyor ya da kiliselerde yetiştiriliyordu. Katolik kilisesi ve Vatikan tarafından desteklenen cunta içinde bazı rahipler işkence seanslarına katılarak katliamcılara moral destek sağlıyor, bazıları da istihbarat için halktan aldığı bilgileri taşıyordu. Cunta, cinayetleri gayet planlı ve soğukkanlı bir şekilde gerçekleştiriyordu. Yaşananları bir cinnet olarak adlandırmaksa yanlıştı. Kaybedilenlerden üçte ikisi işçi ve çoğu sendikalıydı. Ford gibi fabrikaların yönetimleri ellerindeki sendika listelerini çoktan cuntaya teslim etmişti.

Cunta güçlü bir emperyalist desteğe sahipti. Vietnam ve Cezayir’de görev yapmış bazı Fransız kontrgerilla komutanlarının Arjantin Genelkurmayında çalıştığı belgelenmiştir. Ayrıca dünyanın gözü önünde katliamlarını gerçekleştiren faşist cuntaya bir Dünya Futbol Şampiyonası yapma şerefi bahşedilmiştir. Bu da FIFA’nın NATO kadar açık bir savaş aygıtı olduğunu gösteren örnektir.

Diktatörlük emperyalist finans kurumlarınca destekleniyor ve tabi ki Arjantin halkının borç hanesine on milyarlarca dolar daha yazılıyordu. İşler iyi gitse de cuntanın militarist karakteri onu kaçınılmaz hatalara sürüklüyordu. Daha önce Canal Beagle’de düzenlediği operasyonla Şili’ye karşı savaş gücünü test eden Arjantin ordusu 1982’nin ilk aylarında güneyindeki Malvinas adaları için İngiltere ile karşı karşıya geldi. İngiliz istihbaratının bu operasyona ne ad koyduğu bilinmemekle beraber “Kıbrıs”ın uygun düşeceği kanaatindeyim. “Bizim Malvinas”ta benzer bir operasyonu Türkiye’yi kışkırtarak gerçekleştiren İngiltere, adada önemli bir toprak parçasının sahibi olmuştu. Zaten Arjantin cuntasının sonu da Kıbrıs müdahalesi sonrası iktidardan düşen Yunanistan’ın “Albaylar Cuntası” gibi oldu.

 

Parlamentoya dönüş

Generaller yargılandı ve her ne kadar cezalarını donanmanın misafirhanelerinde geçirseler de liberal Alfonsin hükümetinin yapabileceği bu kadardı. Onun yerine gelen sağ kanat Peronist Carlos Menem 1990’da iki ayrı yasayla hem generalleri hem de sol eylemcileri affetti. Fakat 1995’de yüksek mahkeme diktatörlük dönemi sorumlularının soykırım amacı güttükleri kanaatine vardı. Askeri darbenin bir numarası Videla 1998’de yeniden tutuklansa da yaş mahrumiyeti sebebiyle evde gözetimde kalmasına karar verildi. Krizden sonra iktidara gelen sol kanat Peronist Kirchner döneminde davalar yeniden açılmaya başlandı. İki yıl kadar önce Videla yeniden gözaltına alınıp aynı nedenden bırakıldı. Fakat insan hakları komisyonunun raporları neticesinde yeni yargılamalar yapılabildi. Bunlardan en ilginci dönemin polis komiseri Miguel Etchecolatz davasıydı. Zira davanın en önemli tanığı Jorge Julio Lopez ortadan kayboldu. 77 yaşındaki Lopez dikta döneminde bir toplama kampında tutulmuş, kayıplar listesinde olduğu düşünülürken kapatılan kampta ortaya çıkmıştı. Kayıp otuz bin insandan kurtulan tek kişi oydu. Tam Etchecolatz davasında tanıklık yaptığı sırada yok oldu. Tüm aramalar ve yürütülen kampanyalara rağmen Lopez’in izine hâlâ ulaşılamadı. Şu ana kadar tespit edilebilmiş dört yüz dolayında toplama kampı olmasına rağmen yargılayarak ceza almış görevli sayısı üç yüzden fazla değildir. Bu kamplarda görev almış ve kayıplarda rol oynayan en az üç binden fazla subay ve görevlinin yargılama dışında kaldığı tahmin edilmektedir.

 

Annelerin sarışın ölüm meleği

Arjantin demokrasi tarihinin en direngen ve etkili unsuru “anneler” olmuştu. Darbeden bir yıl sonra 1977’de bir grup anne her şeyi göze alarak çocuklarını aramaya başladı. Congreso yani meclis binasından Başkanlık Sarayına giden Mayıs caddesini her gün yürüyüp Plaza de Mayo’da toplanan “kayıp anneleri”ni diktatörlüğün kirli savaş aygıtları bile durdurmayı başaramamıştı. Tek bir söz bile söylemeden Başkanlık Sarayının karşısındaki bağımsızlık heykelinin etrafında turlayarak kayıp olan evlatlarını geri istiyorlardı. Sayıları giderek arttı, birçok gözaltı ve işkenceyle sınandılar. Bu olayların en korkunç ve tuhaf olanı “Sarışın Melek” adını verdikleri bir ajandı. Cunta konseyinin üyesi Deniz Kuvvetleri Komutanı Emilio Eduardo Massera’nın emrindeki Yarbay Alfredo Astiz işkenceyle öldürdüğü bir sanıktan elde ettiği bilgileri kullanarak annelerin içine sızmayı başarmıştı. Tanıklar Astiz’in altın sarısı parlayan saçları ve mavi gözleriyle bir meleğe benzediğini, yüzündeki masum ifadeyi kullanarak bir kayıp yakını gibi davrandığını anlatıyorlar. Astiz, Santa Cruz kilisesinden alınarak öldürülen altı kayıp yakını dışında Donanma Komutanlığı ESMA’dan yapılan sevkıyatla uçaklara konup okyanusa atılan beş bin Arjantinlinin ölümünden sorumludur. Menem affıyla tahliye olan Astiz orduya geri dönmüş fakat bir Fransız mahkemesinin öldürülen Fransız rahibesi olayıyla ilgili gıyabında verdiği müebbet hapis cezası sebebiyle 1996’da emekliye ayrılmıştı. 1998’de bir dergiye verdiği demeçte yaptıklarından pişmanlık duymadığını belirten Astiz politikacılara da tehditler gönderince hapse atıldı. Annesi Arjantinli olan 17 yaşındaki bir İsveçli kızın ölümü nedeniyle İsveç ve İtalyan kökenli üç Arjantinliyi öldürmek suçundan da İtalyan mahkemelerince verilen hapis cezaları bulunan Astiz, Malvinas Savaşı’nda da İngilizlere karşı hiç savaşmadan teslim olmuş bir korkaktır.

Mayıs Meydanı Anneleri uzun ve acılı bir mücadele dönemi geçirdiler. Evlatlarına asla ulaşamadılar ama ülkelerinin haykıran vicdanı oldular. Bugün onlardan çok azı hayatta.

Kaybedilen bir vatan

Latin Amerika’da en güçlü kurumsal altyapıya sahip olan Arjantin devletinin içi Menem döneminde boşaltıldı. 1989’da göreve gelir gelmez başlattığı hızlı özelleştirme politikası sayesinde ve IMF’den aldığı 140 milyar dolar borçla ilk yıllarını ithal mallarında yaşanan bolluk ve ABD dolarına endekslenen pesonun değerlenmesiyle geçiren Arjantinliler yaptıkları hatanın farkına vardıklarında artık iş işten geçmişti. Ülkenin en değerli kurumları elden gitmiş, üretim gücü zayıflamış ve ekonomi diş spekülasyonlara açık hale gelmişti. Ülke on yılda varını yoğunu yitirmişti. Artık işsizlik Arjantin ekonomisinin değişmeyen sorunu haline gelecektir.

Bu koşullarda Menem sessizce iktidarı devretti. Büyük bir çıkar organizasyonu olan sağ Peronizm, çöküşteki sorumluluğundan böylece sıyrıldı. Hükümeti devralan De La Rua kaçan parayı durdurmak için mevduat hesaplarından çekilecek parayı haftada 250 dolarla sınırlandırınca uzun zamandır beklenen patlama 19 Aralık 2001’de gerçekleşti. De La Rua gösterileri yasakladı ve sıkıyönetim ilan etti. Fakat polis teşkilatı olaylarını durdurmakta yetersiz kaldı ve dahası generaller hükümetin sıkıyönetim istemi için parmaklarını bile kımıldatmadılar. Ertesi günü sarayı öfkeli halk tarafından kuşatılan Başkan helikopterle çatıdan kaçtı.

Arjantin tarihinde ilk kez bir hükümet halk ayaklanması sonucu yıkılmıştı. Kitleler sokağa çıkmış, yumruğunu vurup iktidarı devirmişlerdi ama kimse bundan sonrasını düşünmemişti. Doğan boşluğu dolduracak yeni bir güç ortaya çıkmamıştı. Ayaklanmanın sloganı da bunu yansıtıyordu: “Que se vayan todos” yani bütün politikacılar defolsun anlamında. Şimdi iktidar boşluğunu, yaygınlaşan mahalle meclisleri ve işsizler hareketi dolduruyordu. Fabrika sahipleri aşırı borçlandırarak içini boşalttıkları fabrikalarını bırakıp kaçmış, üretim araçları işçilere kalmıştı. Gerçekten de hepsi gitmişti: devlet yoktu, politikacılar sinmişti, kapitalistler paraları alıp tüymüştü…

Arjantin’deki toplumsal harekete yönelik söylenen bütün o övgü dolu sözlere rağmen önümüzdeki en somut gerçek halkın ilk seçimde yeniden kurtarıcı olarak Peronizme sarılmasıdır. Bir toplumun kaderini eline aldığı bir anda bu kadar ideoloji ve siyasetten yoksun oluşu öğreticidir. Bugün, Arjantin varını yoğunu kaybeden bir kumarbaz gibi başladığı noktaya geri dönmüş, fakat enerjisi tükenmiş durumdadır.

Benetton’nun bir ülke büyüklüğünde toprak satın aldığı Arjantin’de ayaklanma sırasında oluşmuş alternatif toplumsal yapılar çözülmüş ya da çürümüş durumdadır. Halkın sorunlarını tartışıp kararlar aldığı mahalle konseylerinden geriye pek bir şey kalmamıştır. İşsizler Hareketi olarak dünyaya örnek gösterilen Piqueteros ise siyasal niteliğini tümden yitirmiş durumdadır. Neredeyse on senedir çalışan patronsuzfabrikalar birer ticari işletme olmaktan öteye gidememiş durumdadır. İşçilere fabrikaların borçları ödettirilmiş ve bunun karşılığında yalnızca istihdam garantisi sağlanmıştır.

 

 

 

Videolar






Latinamerikainfo | Copyright 2014 | Sitemizde Kullanılan Tüm Yazı ve İçerikler Özgür UYANIK'a aittir. İzinsiz ve İsim Belirtmeden Kullanılamaz. Tüm Hakları Saklıdır.